25 NİSAN 2009 (1.GÜN) Sırt çantası, içi kalın giyecek dolu. Buzdolabından çıkarılan yarın sabah yenilecek kahvaltılıklar da içine girecek. Akşam için alınan bir iki meze ve içeceği de unutmamam gerek. Hepsi zar zor da olsa sığdılar. Çadır, uyku tulumu, mat, şişme yatak ve pompa. Hiçbiri unutulmamalı. Hava açık. Ama aldanmamalı. Karagöl’e gidilecek. Daha önceki tecrübelerden Nisan sonu bile olsa geceleri ne kadar soğuk olacağı bilinmekte. Her şeyi yine kontrol ve evi terk ediş. Saat öğlen 12.07, 25’i Nisan’ın. Fahrettin Altay Meydanı’ndan beni alacak servisimiz. İşte geliyor. Tüm yükleri ve kendimi atıyorum içine. Ver elini Bornova. Yolda kümeleşmiş eşyaları ile arkadaşları topluyoruz. Bornova Belediyesi önü son kalkış noktamız. Bekleyenlerle öpüşme ve yükleme telaşı. Yoklama yapılıyor. Gelmeyen yok. 20 kişiyiz.2 kişi İlknur ve arkadaşı akşam saatlerinde kendi araçlarıyla gelecekler. O halde kalkış başlamalı. Himmet Usta Bornova Migros önünde sevgili organizatörümüz Ahmet’in talimatıyla son bir alışveriş için duruyor. Nihayet alışveriş bitiyor ve otoyol’a çıkılıyor. Örnekköy çıkışından mezarlığa giden yola yani Karagöl yoluna sapılıyor. İlk kilometreler asfalt ve pek sarsıcı değil. Çok geçmiyor ki yıllardır bir türlü tamamen düzelmeyen yol yağmurların da etkisiyle daha da bozulmuş olarak önümüze çıkıyor. Himmet Usta tedbirli ve yavaş seyrediyor. Zaman zaman midibüs bir sağa bir sola yatıyor çukurlara girdiğinde. Yol uzuyor mu ne. Manzara seyretmekle bu sıkıntı giderilemiyor. Nihayet Karagöl piknik sahasının tel örgüleri görünüyor. Yolda tomruk yükleyen ve bize geçit vermeyen kamyonun sıkıntısını bile unutuyoruz. Sola dönerek giriş kulübesinin yanında görevli tarafından durduruluyoruz. Ahmet’in aşağı inip konuşmasından sonra içeride araçla ilerliyoruz. İlk göze çarpan bol yağışların gölün su seviyesini daha önce görmediğimiz şekilde yükseltmiş olması. Neredeyse araç yolunu yutacak. Her zaman kamp yaptığımız veya mola verdiğimiz yere, yani yolun en ucuna gidiyoruz. Sağa yanaşmasıyla kendimizi dışarı atıyoruz. İşte bu. Oksijen ve sessizlik ve görsellik. Çadır yeri bakma zamanı. Herkesin bir fikri var. Önce akşam yemeği yiyeceğimiz ve ateş yakacağımız yer tespit ediliyor. Sonra eşyalarını kapan çadır kuracağı, düzgün bir zemin bulma telaşına giriyor. İlk defa çadır kuracak, gıcır çadırları olanlar var. Tecrübeliler onlara uygun yer tarifi yapıyorlar. Çadır komşuları da önemli. Kankalık durumu var, horlama sorunu var, kurmada ve kaldırmada yardımcı olmak var v.s. Hummalı bir telaş. Birileri birilerine , öbürleri öbürlerine yardımcı. Zemin yeşillik ve yumuşak. Bu iki anlama geliyor. Biri, çadır kazıkları kolay toprağa girecek, diğeri de yatacak yerde insanı ufak taşlar rahatsız etmeyecek. Nihayet çadırlar kuruldu. Yataklar mevcut pompalarla sırayla şişiriliyor. Şimdi odun toplama zamanı. Odunlar büyük olmalı, kolay yanmalı ve miktarı gece yarısına kadar yetmeli. Biraz yukarıda istenen kütükler var. Gönüllü çalışkanlar boş gidip dolu dönüyorlar. Bu arada bazıları tüm yiyecek ve kap kacakları yemek yenilecek piknik masalarının üzerine taşıyor. Yine bazıları elinde makinaları güzellikleri ve telaşı tarihe kaydetmekle meşgul. Laf atmalar gırla gidiyor. Anladığım kadarıyla odun getirenler kendi işlerini daha zor ve önemli görüyorlar. Bu arada 2 köpek odun yolunda herkese musallat oluyor. İşletmecilerin “onlar bir şey yapmaz “ söylemlerinin hiçbir geçerliliği yok. Saldırdıklarında kendinizi korumaktan başka çare yok. Zaten bize yakın tuvalet rezalet. Yakınından bile geçilemez. Bize yukarıdaki boş kafeteryanın tuvalet anahtarını veriyorlar. Köpek korkusuyla da olsa oraya gidilecek artık.Bu sorun çözüldü ama esas sürpriz hemen yakınımızdaki ve diğer çeşmelerden su akmaması. Tam bir şok. Ne yapacağız? Tüm sebzeler yıkanacak. Çeşmeye su getiren borunun patlak olduğu söyleniyor. Bayanlarda birkaçı tuvalet çeşmelerinde yıkayamayacakları için taaa girişteki işletme tesislerine gidiyorlar tüm sebzeler ve kaplarla. İçecek suyumuz da yok. Bu da pikniğe gelmiş bir vatan evladından sağlanan bidonla çözülüyor. Bu arada ateş yakılmış durumda. Hemen yemek hazırlıkları başlamalı. Ama önce göl etrafı tavaf edilecek. Fotoğraf makinelarımız eşliğinde gruplar halinde göl etrafı yürünüyor. Bir yerde su yükselmesinden dolayı zorlanma oluyor. Suda yansıma, etraftaki manzara ve zaman zaman bizlerin fotoğrafları çekilerek yürüyüş tamamlanıyor. Şimdi salata yapma zamanı. Şimdi Ahmet tarafından bir gün önce hazırlanmış köftelik kıymanın tam onun istediği büyüklük ve şekilde köfteye dönüşme zamanı. Şimdi mezelerin açılma ve masaya dağıtılma zamanı. Ahmet mangal kömürünü yerleştirmiş, yakmış ve köze dönüşmesini beklemede. İşte köfteler de hazır.İki tepsi içindeki salatanın yağı konuluyor. Herkes bitiştirilmiş masaların başında. Ortadaki ateş çıtıııır çıtır.İlk köfte mangala kondu. Cııızzzz. Mezelerde neler mi var? Sayabilecekmiyim acaba? Başta sarmaaa, bol çiğ köfte, haydari, Antep ezme, yoğurt, kuru patlıcan, rus salatası vs. vs. hatta konserve barbunya bile. Bu arada yepyeni kocaman tenceremizde soğan ve domates öldürülüyor yağ içinde. Pilav yapılacak pilav. Hem de patlıcanlı bulgur pilavı. Diyeceksiniz ki kimse bir şey içmiyor mu? Herkes acıcık bişiler alıyor işte. Fazla karıştırmayalım. Sadece aklımda kalan bir şişe etiketi. ABBAS. Etikette bıyıklı bir adam. Yeni çıkmış. Ben de Abbas’a takıldım. İlk köfteler dağıtıldı. Pilava kaşık sallandı. Dakikalar dakikaları saatler saatleri kovaladı. 5 kilo köfte nasıl bitti? Bu arada İlknur hanım’lar da geldiler ve yemeğe yetiştiler. Mezelerin bir kısmı patlamamak için yenilemedi. Ortada ateş. Elde kadeh. Ağızda muhabbet. Ve Erol’un Tekirdağl’lı kadının biri diye başlayan fıkrasının bilmem kaçıncı tekrarı. Hep bir ağızdan fıkranın sonundaki “Düştük be yaaa” nın söylenmesi ve her seferinde daha fazla kahkaha. Çıkan ayazda gitgide kalınlaşan giysiler. Yavaş yavaş “ben yatıyorum” diye ortamdan usulca çekilenler. Karanlıkta atılan ufak turlar, tekrar ateş başına dönüş. Ayakta kalan 3-5 kişinin “hadi artık yatalım” kararı ve ateşi söndürüş. Çadır fermuarları sesi önceden uymuşların horlamalarına karışıyor. Kalan yiyecekler ve bulaşıklar olduğu gibi masaların üstünde. Kimsenin elleyecek durumu yok. Uyku tulumuna giriş. Yarın sabah saat 10 gibi kalkılacağı kararlaştırılmıştı. Aslında gün ışıdığında bunun hiçbir geçerliliği yok ama neyse. Kolay uyunmuyor. Sabah ola hayrola…….. 26 NİSAN 2009 (2.GÜN) Çadır arkadaşım Ahmet’e saati sorduğumda 6.30 dedi. Uzun süredir dışarıdan uyanık üyelerimizin sesleri geliyordu. Hani 10 gibi kalkılacaktı. Temiz hava ve aydınlık ne kadar geç yatarsanız yatın sizi sabah erken uyandırıyor. Buna bir de sabaha karşı serinliği eklenince insan uyuyamıyor fazladan. O haldeeee kalkma zamanı geldi demektir. Kendiliğimizden kalkmaya bile izin yok. Yaklaşan sesler az sonra fermuarımızın pek sevgili arkadaşlarımız tarafından açılacağının göstergesi. Tam da öyle oluyor. Fermuarımız açılıyor ve sevimli görüntüleri ile biri erkek biri dişi iki dostumuz eğilip sırıtarak bize bakıyor ki ben de yanımdaki makinamı alarak basıyorum deklanşöre. Biraz sonra acı gerçekle karşılaşıyoruz. Sabah kahvaltısı için getirdiğim kutuda peyniri fark etmeden ters olarak çadırın içine koyduğumdan yatağımızın altından başlayarak çadırın ortasına kadar peynir suyu mevcut. Olan Ahmet’in el çantasına ve biraz da içindekiler oluyor. Hemen dışarı atıyoruz kendimizi çadırı temizlemeyi sonraya bırakarak. Bu arada ateş de yakılmış. Masaların üstü akşamdan kalan artık yiyecekve bulaşık hengamesi halinde. El yüz yıkama tuvalet falan masalar biraz derleniyor. Çay suyumuz kaynamada. Herkes, daha doğrusu uyanan çoğunluk getirdiği kahvaltılıkları açıyor. Bu arada gece kim horladı klasik muhabbeti. Çay demlenmiş, hemen bardaklar doluyor ve aç kurt misali kahvaltı başlıyor. Dün akşam kesik olan suyun yakınımızdaki çeşmeye geldiğini de belirteyim. Aksırıklı tıksırıklı olsa da suyumuz akıyor ya büyük mutluluk. Bu gürültüde ve aydınlıkta hala yatanlar var ki bazıları bir hayli geç kalkacaktır. Uzun süren kahvaltıdan sonra bulaşıkların yıkanması ve etrafın derlenip toplanması gerekli. Sonra da elbette çadırlar ve eşyalar toplanarak midibüse yerleştirilecek. İşin en keyifsiz kısmı. Yatağın havasını indir, topla, giyecekleri ve boş yemek kaplarını çantaya sıkıştır. Çadırı kaldır, Erol pirimizden görerek güneşte altını kurut, topla ve çantasına sığdırmaya çalış. Zor dostum zor. Tabii bir de her tarafa koşuşup acemilere yardım eden iyiliksever azınlık da var. Onların hakkı ödenmez. Her şey toplandı mı arkadaşlar? Araca yüklendi mi? Öyleyse güneşte keyif çatma zamanı. Çimlerin üzerine serilme zamanı. Şımarıklık yapma, sohbet etme, geceyi kritik etme zamanı. Kimimiz göl kıyısında yüzükoyun, kimimiz yol kıyısında ayakları havada, diğer bir kısmımız fotoğraf çekiminde. Öğlene geliyor. Nasıl gitmeli? Bize yakışanı yürüyerek. Araç ile gidecek azınlığı geride bırakıp, sırt çantasız, elimizde su şişemiz ve fotoğraf makinalarımız hedefimiz Bornova diyerek düşüyoruz yola. Ben 16 ve son oluyorum. Yoldan ağır ağır biraz tırmanıp daha önceleri hep mola verdiğimiz çeşme başına geliyoruz ki önde gidenlerin bağırış ve konuşmalarından sonra yaklaştıkça anlıyorum, kardeş Marla kulübü burada henüz mola vermiş ve yayılmış. Biz de mola veriyoruz. Başkanları Mehmet ve tanıdıklarla ayaküstü sohbet ediyoruz. Bizim her zaman mevcut olamayan bu çantasız ve rahat halimize bakıp şaşırdıklarını seziyoruz. Olsun, ne yapalım bugün böyle, keyif fazlalığı var. Yine yola koyuluyoruz. Biraz hafif tırmanıştan sonra bu sefer aşağı iniş başlıyor. Sağ yamaç, aramızda yürüyüşe çok alışkın olmayanları yorar diye tercih edilmiyor. Hedefimiz direkt Çamiçi köyü yoluna inmek. Yol üzerinde mola yeri olan iki çeşme daha var. Birincisinde 15 dakika kadar dinlenip, suyumuzu içip, dolduruyoruz. Tekrar yola koyuluyoruz ki bir ara biz üç kişi Erol, Çağlar ve ben fotoğraf hevesimizden geride kalıp grup ile kopuyoruz. Düdük, bağırış nafile. Neyse ki hedefimiz belli ve cep telefonu denen kolaylık var. Daha yukarıdan gidip yol üzerindeki son çeşmede grubu bekliyoruz. Su içip, yola devam. İşte köye geldik. Asfalta çıktık. Hedef tepeden seyrettiğimiz Homeros vadisi. Varyanttan inerek halkımızın bakışları ve mangal kokuları arasında Homeros vadisini bir baştan bir başa katedip sonunda bir patikaya giriyoruz ki bu yol bizi Eğridere’ye oradan da Evka’ya yani aracımızın bizi bekleyeceği yere kavuşturacak. Bu arada, birkaç “daha gidecekmiyiz, ay vallahi yoruldum” mırıltıları geliyor ki onları da sık verilen molalarla avutma ihtiyacı doğuyor. Sonuçta yıkılıp kalan yok, yani yol almama olmaz. Tamam, Evka yoluna ulaştık. Yol asfalt ve son metreler bitmek bilmiyor, hızlanıyoruz. Bir viraj sonunda işte araç.Her şeyin bir sonu var. Bu hikayenin de. Mutluluk ile yorgunluğun, soğuk ile iç sıcaklığının, karanlık ile sabah gülümseyen güneşin, ızgara köfte ile çayın, kır çiçekleri ile taşlı yolların, gençlerle olgunların, saldıran köpekler ile sevimli kuşların birbirine karıştığı ve kaynaştığı bir kampın da sonu var. Bir sonrakini planlamak, heyacanını duymak ve sonunda gerçekleştirmek üzere bu hikayeciden bu kadar. Sürçü lisan için affetin. YAZAN: İÇİNİZDEKİ İNSANOĞLU
|





