MARMARİS ÇUBUCAK KAMPI VE TEKNE TURU
Bu sefer geziyi tersten yazıyorum. Maksat değişiklik olsun. Beğenmemezlik etmeyin.
2.gün Pazar
“DÜŞTÜK BE YAAAA” Tekirdağlı bir kadının (Hemen gülmeye başlamayın. Bu fıkrayı bilmeyenler de olabilir) evinin mutfak penceresinin camı kırılmış. Kadın camcıya telefon edip çağırmış. Camcı aşağıdan zile basmış. Kadın kırık pencereden kafasını çıkarıp aşağıya seslenmiş “kim oooo”. Aşağıdan yanıt “ Camcı be yaaaa”. Camcı mutfağa geçmiş. Kırık camı çıkarmış. Bir süre sonra yine aşağıdan zil çalınmış. Salonda temizlik yapan kadın bu defa balkona çıkıp aşağıya seslenmiş “kim ooooo”. Yanıt “Camcı be yaaaa”. Kadın şaşkın “ camcı geldi, mutfakta çalışıyor be yaaaa” Aşağıdan bu sefer biraz kızgın bir yanıt “DÜŞTÜK BE YAAAA”. Bence Marmaris kampımızın özeti bu fıkra. O kadar çok tekrarlandı ve her seferinde gülündü ki son 3 senede dağlarda dinlediklerimizi de katarsak bir hesaba göre 995 kere anlatıldığı hesaplandı. Aramızda karar aldık. 1000. tekrarını parodi şeklinde oynayacağız. Hatta roller bile aşağı yukarı belli ama sürpriz olsun. Ama ben bu fıkra ile özdeşleşen Erol Bey’i cam rolü için teklif ettim. Sorun camı kıracak çocuk ve top’u kim oynayacak onu bulmada.SEN ÇOK YAŞA EROL BEY, İYİ Mİ…. Pazar akşamı karanlık çökmüştü eve girdiğimde. Yorgunluk vardı, keyfi ise zaten yaşamıştık.13 kişiydik. 2 kişi de özel arabayla Cumartesi akşamı katılmışlardı. Dönüş yolunda daha önceden tadını bildiğimiz Çine köftesini yedik. Çağlar ve Olcay çiftinin daha önceki tecrübelerine dayanarak salık verdikleri Mehmet Usta’nın yerinde. İşletmecinin Çağlar’ın okul arkadaşı olmasındanmıdır bilmiyorum hem köfteler iyiydi hem de fiyatı. Pazar günkü tekne gezisinin bitiminde geri dönüş sendromu başladı. Ayaklarımız gitmek istemiyordu ama aklımızın ayaklarımızı dinleyecek hali yoktu. “Artık demir almak zamanı gelmişse bu şehirden” misali yorgun ve gezi kritiğin yanındakiyle yapıldığı, çekilen fotolara bakıldığı ve ara sıra esprilerin ve takılmaların yaşandığı bir yolculuğa koyulduk. Otoyol çıkışında Fahrettin Altay sapağı levhasını görünce rüyanın bittiği gerçeği karşımızdaydı. İşte İçmeler. Kıyıya paralel Marmaris’e doğru salınarak yol alıyoruz. Akşamüstü güneşinden fotoğraf için yararlanmalı. Epeyi çekim yapıyoruz. Marmaris güzel, yeşillik ama bir o kadar da bina dolu. Teknede duş alıp giyiniyoruz. Çantalarımız hazırlanıyor. Teknemiz çıktığı yere giriyor ve her şeyin bir sonu var. Tekne sahibine teşekkür edip karaya ayak basıyoruz. İlknur ile Mehmet’e hoşça kal deme ve balıklar için teşekkür etme zamanı. Hedefimiz midibüsümüz. Yürüyoruz. Turunç’dayız. İskele’ye yanaşıldı. İsteyenler Turunç’u gezecek, yaklaşık 1 saat az süre değil. Benim tercihim teknede kalıp gazete okumak ve biraz kestirmek. Çünkü hava sıcak ve zaten geçen yaz sonu görmüşüm orayı, cazip gelmedi. Sanırım benden başka da bizden kalan yok. Onun için Turunç’da ne yapıldı bilemiyorum. Önümüzde yine bir koy var Turunç’dan önce. Demir atılacak ve denize girilecek. Biz de yine öyle yaptık. Alt katta sürekli oturan birkaç üyemiz de yine aynısını yaptı, yani yine giyinik oturdu. Öğle yemeği zamanıydı. Çipuralarımız tekneye teslim edilmişti ve pişirilmeyi bekliyordu. Önce Hollandalılara tavuk menü servisi yapıldı ve bize balıklarımız gelince hemen çantadan geceden kalan şarap ve rakılar da çıktı. Balık, makarna ve salatadan oluşan menümüz hafif rüzgar eşliğinde afiyet oldu. Gerçek şu ki Ahmet’in pişirdiği çipura olsaydı keşke.
Hikayemizin adı” Koyda sürpriz”. Hemen arkamdan Ahmet de suya atladı.Bir süre yan yana geldik, laflıyoruz abuk sabuk. Aniden Ahmet kafasını bir sağa bir sola çevirdi ve “Bu Cahit’in sesi değil mi” dedi. Ben “daha neler” diyecektim ki “İşte ordaaaa” diye bağırdı. Bir de ne göreyim, koya girerken ne güzel tekne diye fotoğrafladığımız bir mavi yolculuk guletinin güvertesinin bize bakan kısmında ayakta duran Cahit değil mi? Aniden Ahmet’in “Cahit oluuuummmm leeen” çığlığı ve Cahit’in şaşkınlıktan bir süre gecikmeli “Ameeetttt” yanıtını duydum(k). Ahmet’in orada neler oluyor düşüncesiyle gulete doğru yüzüşüyle hepimizin teker teker deniz içinden veya tekneden “Cahiiitttt naaabeeeerrrrrr” çığlıkları üst üste geldi. Cahit ‘in bunlar da nereden çıktı şoku bir süre devam etti ama dengesini kaybedip denize düşmesine yetmedi. Ahmet gulete çıkınca Cahit ile ikili teması yapıp guleti kolaçan edip bize “Temiiiiz” raporunu uzaktan bildirdikten sonra yanına Cahit’i de alıp teknemize getirdi. Cahit’i usulüne uygun sadece gözlerimizle ona mesaj vererek karşıladık. “Off the record” verdiği bilgileri kendimize, eş ve dostumuza sakladık. Onu uğurlayıp guletinin demir alışını izledik ve sonrasında biz de vira bismillah yola koyulduk. Bu arada bazı arkadaşlar son derece giyinik ve yerine çivilenmiş durumda alt katta şapkaları başında sadece seyirci olarak olan biteni izliyorlardı ve bu durum tüm tekne yolculuğu boyunca devam edecekti ve de şaşırtıcıydı. Teknemiz usulca kalktı. Çoğumuz hemen denize girecek kıyafete büründü, yani ayıptır söylemesi soyundu. Önce limanı takip ediyor tekne. Güvertede bol fotoğraf çekimine başlıyoruz Marmaris’in. Bir yay çizip açılıyoruz. Hava açık ve sıcaklık çok fazla olmasa da güneşlenebilecek seviyede. Kah gazete okuyarak kah denizi seyrederek gidiyoruz. Zaman zaman Hollandalı rehber’in Flemenkçe ve kırık İngilizce ve elbette daha kırık Türkçe konuşmaları geliyor kulağımıza. Bize meşrubat ve bira satma çabaları. Hollanda’lılar orta alt tabakadan, belli. Çok fazla sesli bir grup değil, rahatsız edici değiller. İlk demir atılıyor. Yarım saat bu koyda denize girilecek. Arka merdiyen suya indiriliyor ve ilk foşşşşş. Benim gibiler arka merdivenlerden yavaşca, bazıları ise yandan atlayarak suya bırakıyorlar kendilerini. Su serin ama bir süre sonra alışılıyor ve üşünesi kıvamda değil. İyi geldi. Meğer herkesin yanında bir hayli kahvaltılık malzeme yokmuymuş? Peynir zeytin v.s v.s masamıza gelen çaylarla tıka basa kahvaltı yaptık. Tomarla gazeteler alındı ve ucundan da okunmaya başlandı. Artık kalkmak gerek çünkü teknenin üst güvertesinde güneşlenmek için havlu konulup şezlong tutulmalı. Öğle yemeğimiz olacak çipuralar da strofor kutusu içinde önceden Ahmet ile tekneye taşındı bile. O da ne….sürpriz. Tekne Hollandalı bir grupla dolu. Bir de bizim grup. Yer var da iyileri Flemenklerce tutulmuş. Zar zor yukarıda birkaç şezlong ayarlayabiliyoruz. Alt katta da iki masa bizim. Marmaris’e sabah vardığımızda açlığımızı bastıracağımız yer olarak bir gün önceden gözümüze kestirdiğimiz sahile yakın bir açık hava çayhanesine attık kendimizi. (Marmaris içinde yolumuzu nasıl kaybettik de sahile bir türlü çıkamadık onu anlatmayacağım. Kaç sokak geri geri gittik bilemiyorum.) Teknemizin kalkmasına daha 1 saat var. Zaman kahvaltı zamanı. Yine bir önceki gün tadını beğendimiz simitlerden ve diğer hamur işlerinden bolca aldık karşıdaki unlu mamuller imalathanesinden. Sabah çadırlarımızdan kafamızı erken çıkarmamak niyetindeydik hepimiz. Ama her zaman olduğu gibi bu mümkün değil. Uyanıyorsun erkenden. Ayrıca saat 9.00’da da teknemiz kalkacak Marmaris’ten. Nasılsa kahvaltı Marmaris’te yapılacak. Bir an önce toparlanmalı. Çadırları topluyoruz yavaştan. Çantalar dolduruluyor. Hiçbir şey kalmamalı. Çöpleri toplama ve çöp bidonuna atma da geride hiçbir şey bırakmamak için önemli. Zaten arkada çöp bırakmak racona da ters. Sevilay klasik bulaşık yıkama görevini büyük bir zevkle yerine getiriyor.Ortak malzemeler de çuvallara yerleştiriliyor.Her seferinde bazı alet edavatımızı bırakma geleneğimizi artık kırmamız gerek. Artık araca yükleme yapabiliriz. O da tamam. Elveda Çubucak. 1.gün Cumartesi O güzel konserin (konserimizin) ardından, galiba biraz da ayık durumda ateşin başına dönüyoruz. Bir kısmımız da iyi geceler dileyip çadırlarına çekiliyor. Vallahi ben de dayanamayacağım artık. Yatmalıyım. Galiba bir iki kişi kalıyor ardımda. Çadırımın fermuarı ne kadar da sesli açılıyormuş derin sessizlikte. Haşır huşur uyku tulumumu da açıp içine atıyorum gövdemi. Saat 1 olmalı. Yatış o yatış. Uyku süremde ne olmuş ne olmamış yazma şansım yok. Çünkü rüya görme özürlüyüm.Yemek sonrası, eh hadi itiraf edelim çakırkeyf ötesi iken Ahmet’in meşhur harici hoparlörlü mp3’ünü yanıma alıp kendimi kıyıya atıyorum. Amacım eski romantik şarkıları dinlemek tek başıma. Bir iki derken canım arkadaşlarım da müziğin büyülü sesine geliyorlar, yanıbaşıma. Derken Gülsüm’ün sesinin çok iyi olduğunu belirtiyor İlknur. Hafifçe ısrarımızın ardından ayakta bir solist dinlemeye başlıyoruz ki aman Tanrım. Avni Anıl’ın zorlu performans gerektiren bir eserini TRT usulüyle söylüyor. O, “Duruuunnn biraz, duruun” diye melodiyi seslendirirken biz de hem mırıldanarak ona ayak uydurmaya çalışıyor hem gökyüzündeki yıldızları hem de denizdeki yakamozu seyrediyoruz birbirimizin yüzünü göremediğimiz karanlıkta. İyiki yanımıza biraz daha alkol almışız. Şarkılar birbirini kovalıyor, hatta türküler arada çığrılıyor. Mest durumu. Abartmıyorum. Teşekkürler Gülsüm, iyi ki gelmişsin. İşte adanalar da pişmek üzere. Kokusu gelmeye başladı. Mezelere fazla yüklenmemek gerek. Rakı kadehini sayamıyoruz. Bazen masada koyduğumuz yerde yok oluyor. Biri kendisininki zannedip almış olmalı. Ben de başkasınınkini. Kaçıncı acaba derken işte ilk adana birinin tabağına şişinden sıyrılarak konuldu bile. Midibüsümüz de dibimizde arabesk ve Türk sanat müziği parçalarına yükleniyor. Ahmet şişe sarıyor, Yıldırım da “ben 1 içtim herkes 3 içti” homurtusuyla teker teker tabaklarımızı adanalıyor. Artık yiyemez durumdayız. Çatlattın bizi Ahmeeeet. Zeki’den “kahır mektubu” da nereden çıktı? Bu arada İlknur’un aracının farları bize yaklaşıyor. Nihayet geldiler hem de doğru yere. Sofra hazırlanacak elbirliği ile. Bayan ağırlıklı bir telaş. Salata malzemeleri yıkanacak, doğranacak ve her şeyiyle sunulacak. Bir masada şef Ahmet adana karışımının buzunu çözme gayreti içinde yoğuruyor da yoğuruyor. Onun direktiflerine uymamak ne mümkün. Ne isterse yerine getirmeli. Kızmaması gerek. Bu safhada biraz sinirli olur da. Kendine süper bir yardımcı da seçti. Adanaların pişirilmesi Yıldırım’dan sorulacak. Bu arada bulgur pilavı da yapılacak elbet. Tahta kaşığı unutmamız dert mi Allah aşkına, doğada ağaç dalı mı yok. Ahmet her safhasında pilav pişiriminin içinde. Biraz da demlensin pilavımız. İşte hazııırr. Herkes sofra başında yerlerini aldı. Mezelere saldırı başladı. O da ne ! sofrada özel ve güzel, ancak adı sanı yepyeni bir şarap şişesi. Dalmaz şarapçılık sunaaar. Tatmalı, değerlendirilmeli. Sağolasın Mehmet Bey.Bu arada rakılar da açıldı. İşte ilk yudumlar şerefe sesleri arasında boğazdan süzüldü. Tık, tık tık. Birbirine vurdukça titreşen kadehler. İlk adana şişe sarıldı ve hayırlısıyla mangalın üzerinde şimdi. Akşam olmak üzere. Hadi başlayalım lafları uçuşuyor. Ahmet’in keyfini bozuyoruz ama bize gerekiyor kendileri. Oturduğumuz yerden körfezdeki yelkenli tekne yarışlarını izleme keyfine de varıyoruz. Onlarca tekne bir o yöne bir bu yöne koşuşturup duruyor süzüle süzüle. Fotolamadan olur mu hiç? Sağa sola dağılanlar, denizden çıkanlar toplaştı artık. Mangal yakılacak. Bir gönüllü hemen talip. Erdal kömürleri tutuşturuyor. Çağlar mangalın yanışını seyretmekte oldukça gayretli. Bu arada birkaçımız sürekli müdahalede. Öyle değil böyle yakılır, daha çok erken kömür çabuk geçecek, çok kömür koydun v.s, v.s. Her zamanki gibi mangal tutuşuyor. Kor olsun diye biraz beklenecek. Zaman hızlı geçiyor. Çubucak kampını iyice tanımak gerek. En iyisi daha önce senelerce bu kampta kalan Mehmet Bey’i yanımıza alıp bir uçtan bir uca keşfetmek. Bir grup yola koyuluyoruz. Her taraf ağaç. Kamp şu anda oldukça sakin. Normal sezonda çadır kurulacak ağaç altı bulunamadığından söz ediyor Mehmet Bey. Kamp sınırının sonuna gelip sahile kırıyoruz rotamızı ve bir kamping manzarasıyla karşılaşıyoruz. Kıyı ve biraz içerisinde bayağı yerleşik düzene geçmiş çadırlı ve kamp araçlarıyla akşam yemeği hazırlığındaki sakinlerle karşılaşıyoruz. Uydu antenleri bile var. Tam kıyıyı takip edip kendi alanımıza geri dönüyoruz. Kampa alışma, kampı tanıma çabalarımız devam ediyor. Bu arada gazeteler okunmalı, istirahat edilmeli. Tamam da biz buraya neden geldik? Demek ki denize girileceeek. Hadi bakalım, mayoyu giy, havlunu al, az önümüzdeki iskeleden kendini denize sal. Aynen öyle yapıyoruz. İlk girene sorulacak tek soru var : su soğuk mu? Yanıt hep aynı olur: hayır, harika. Girersin önce üşürsün, sonra alışırsın. Girdik, yüzdük, çıktık, güneşlendik, tekrar girdik, çıktık ve duşa. Kimi gezdi, kimi oturdu, kimi tekrar denize girdi, kimi sohbetlere daldı, hatta kimi uyudu. Velhasıl günü yedik. Eh, bira bile içtik. Aracımızdan indik. Eşyalarımızı indirdik. Herkes gözleriyle çadır yeri arıyor. Bir oraya bir buraya gidiliyor. Kararlılar hemen çadırlarını gözlerine kestirdikleri yere taşıyor. Kararsızlar bir oraya bir buraya gidiyor. Zemin düz olmalı, kim kimin yanına çadır kurmalı, kim akşam horluyor, neresi güneş almaz başlıca zihinsel eksersizler. Bu arada görevlinin bize yer göstermesi bekleniyor. Sonunda topluca biraz daha geriye kuruyoruz çadırlarımızı. Tabii ki biraz zaman alıyor yerleşmemiz. Yatak şişirimi için pompa sırasına bile girmek var işin ucunda. Veee mutlu son. Herkes yardım alarak veya ederek tamamlıyor kurulumu. Hava güzel. Açık. Keyifli olacak keyifli. Aracımıza biniyoruz. Karnımız tok ama uykusuz muyuz ne ?(bazıları için geçerli değil.) Hedef Çubucak kampı. Datça yoluna sapıyoruz. Bozburun yol ayrımını geçiyoruz. Biraz daha, işte sol tarafta Çubucak. Marmaris’ten 23 km. olmuş. Kampa giriş kulübesinde duruyoruz. Kamp yetkilisi henüz yok. Görevliye meramımızı anlatıp, onun işaret ettiği yere doğru gidiyoruz aracımızla. İşte Marmaris. Sonunda geldik. Sabah çok erken. Hava aydınlık. Sahil Caddesinde geceden kalan yalpalayan çiftler, tekler. Açık yer pek görünmüyor. Ama karnımızı doyurmak ve yiyecek içecek almalıyız. Sahile dikine inen ana caddede yürüyoruz. Açık bir çorbacı çarpıyor gözümüze. Çoğumuz çöküyoruz masalara. Vasat altı çorbayı ancak bitirebiliyoruz. Eh buna da şükür, biraz da olsa doyduk. Yolculuk başladı hayırlısıyla. Otoyolda hemen ilk molamızı veriyoruz Selçuk çıkışına gelmeden benzinlikte. O da ne, çorba içenler bile oluyor. Zamanımız çok. Yavaş yavaş yol almalıyız ki sabahın ilk ışıklarıyla Marmaris’e girelim. Şöförümüze tembihliyoruz, aman ağır git diye. Şöförümüzün adı Kurban. Gençten biri. Küçük bir kusuru var. Biraz uykusuz, kanlı gözlü. Düz yollarda pek sırıtmıyor ama Sakar geçidinde virajları tayinde sorunlu. Bizi de kendi adı gibi yapmaya kararlı gibi. “Hay Allah burası virajmıydı” dediğinde hepimiz secdeye geldik. Neyse sonunda gün ağarıyor. Gece boyunca ne mi oldu? Mehmet Bey’in organizatörlüğünde kırmızı sıvı dağıtıldı isteyenlere. Rahatlatıp uyutsun diye. Rahatlayanlar oldu ama benim gibi hortlak cinsi olanlara pek tesir etmedi. Güneşin doğuşu güzel beee. Hele uykulu gözlerle. Marmaris’e yaklaştığımızda yeşillik daha da artıyor. Üçkuyular’a geldim. Eşyalarımı yere bırakır bırakmaz Türkan’ı aradım. Mehmet Bey ile burada olacaklardı. Benden önce gelmişler. Gün isim değiştirdi 15 dakika önce. Midibüsümüzün Bornova’dan hareket ettiğini bildirmişti Erol. Bir 15 dakika beklemeden sonra karşıdan görüldü. Eşyalarımızın büyük kısmını bagaj haline gelen en arka koltuğa yerleştirdik. Bir kısmı da arka kapısı açılarak yerleşti. İçeride heyecanlı ve güleç yüzler vardı. Otoyol girişinden koyulduk yola. YAZAN: HEPİNİZİN YANINDAKİ BEN |














